RÖPORTAJ 

Nevriye Yılmaz: “Bana Benzeyen Oyuncu Yok”

20 yıllık profesyonel kariyerine geçtiğimiz günlerde son noktayı koyan Nevriye Yılmaz, emekli olma kararını ve gelecek ile ilgili planlarını paylaştı.

Rio Olimpiyatlar öncesi kariyerini bırakacağını açıklamıştın. Bu süreç fiziksel yaşadığı sorunlardan mı kaynaklandı ? Yoksa basketbolun başka bir alanında hizmet vermek mi istedin?

“Aslında ilk kez 2014 yılında Türkiye’deki organizasyondan sonra Meral (Tunçluer)’le birlikte bırakacaktık. Ama o sezonda Galatasaray bana ” Yarım sezon da olsa gel oyna, anlaşalım” dediğinde bana cazip geldi. Basketbolu bırakmak ve kopmak istemiyordum. Daha sonra Galatasaray yönetimi ”Kasım’da gelebilirsin” dediklerinde benim de biraz da hoşuma gitti ve o şekilde anlaştım. Basketbol Federasyonu’nda bir gün Turgay (Demirel) Bey’i görmüştüm. Bana ”Şimdiki planın ne demişti?” Ben de ”Bu sezon da oynayacağım, sonra net bir planım yok, sanırım bırakırım” dedim. O da ”Hiç olur mu ? Takımı bir Olimpiyat’a daha götürmen gerekiyor” dedi. O ana kadar açıkcası böyle bir düşüncem yoktu. ‘‘Artık yaşlısın bırak; gençlerin önünü aç” gibi etraftan baskılar da geliyordu. Ben de oluşturulan bu algıdan sonra ”Acaba yaşlı mıyım? diye kendime sormaya başladım. Ama Turgay Bey öyle bir şey söyleyince ben de motive oldum. Açıkcası 2015 Avrupa Şampiyonası benim planlarımda hiç yoktu. Rusya ile beşincilik maçı oynayacaktık. Kazanırsak Olimpiyat Elemesi oynama hakkımız olacaktı. Kazanmayı Rio Olimpiyatları’na gitmeyi çok istiyordum. ”Söz verdik birbirimize. Kaybedersek bir sonraki sezon oynamayacağım” dedim. Kazandık ve bu şekilde bir yıl daha uzattım. O sezon da fiziksel yıpranmanın dışında zihinsel bir yıpranma oldu. Yorgunluk, bıkkınlık, mutsuzluklar  ve geçen sezon çıkan haberler de eklenince ” Bu yıl oynamamalıydım” dedim.  Olimpiyat hayaliyle 1 yıl daha oynarken, çıkan bu haberler de açıkcası beni çok üzdü ve aynı kalitede devam ettiremeyeceğimi anladım. Bu arada kendime dedim ki ”Nevriye senin hayatta kötü bir şey yapma gibi bir lüksün yok‘‘. Çevremize baktığımızda kimler oynuyor, güleriz yani. Kariyerimi güzel bir yerde, kötü olmayan bir performansla olimpiyatlarda noktaladım.”

2012 Londra Olimpiyatları’nda Rusya’ya çeyrek finalde kaybetmiştiniz. 2016 Rio’da ise İspanya karşısında aynı tecrübeyi yaşadınız. Hangisi sizin canınızı daha çok acıttı?

“İkisi de aslında. Telafi edebilmek için 2016’yı beklemek zorunda kaldık. İspanya maçı daha taze olduğu için acının boyutu daha fazla oldu. Bir de Londra’da ilk kez Olimpiyat’a katılıyorduk. Olimpiyatlara gitmek bile çok büyük bir iş diye bakıyorduk. Ama potansiyelimizin farkına vardığımızda geç kalmıştık. 2012 kadrosu, 2016’dan çok daha iyiydi. Çok fazla yaş aralığımız yoktu. Belki orada madalya alabilirdik ama ilk tecrübemiz olduğu için biraz acemiliğimize denk geldi.”

Senin ardından Milli Takım’a pivot pozisyonunda hangi oyuncu gelebilir? Kendine benzettiğin ve gençliğini gördüğün, gelişmeye açık oyuncu kim?

“Kendime benzettiğim oyuncu yok. Başka pozisyonda var. Kişilik olarak Merve Aydın (1994- 1.78 m)’ı kendime benzetiyorum. İki tane sakatlık geçirdi ama gösterdiği hırs, koyduğu inanç, geriye dönme isteği, oyundaki dominantlığı bakımından onu kendime çok benzetiyorum. Küçük yaşında sakatlıklardan dolayı çok hızlı olgunlaştı. Bu nedenle kendime Merve’yi benzetiyorum. Diğer kızlardan öyle bir oyuncu yok. Bu arada Fenerbahçe’deki Esra Ural (1991- 1.98 m) da büyük bir aşama kaydetti. Onun da yapabilecekleri fiziksel handikaplarından dolayı sınırlı ama çok ciddi yürek koyuyor. Tilbe Şenyürek (1995- 1.88 m) de aynı şekilde küçük yaşlarda yaşadığı sakatlıklardan dolayı erken yaşta olgunlaştı. O da kaptanlık vasfına sahip. Galatasaray’da İnci Güçlü (1999- 2.05 m)’müz var. İnci’nin çok yolu var daha. Zihin olarak da biraz değişmesi lazım.”

Buna bağlı olarak milli takımda senin pozisyonunu yabancı devşirme oyuncu ile doldurulması durumunda bunu nasıl karşılarsın? Bu kolaycılık mı olur?

“Bu saydığım isimleri ya da arkadan gelen isimleri ekarte edip, sadece devşirme oyuncu üzerinden gidilirse bu kolaycılık ve günü kurtarmak olur. Bir sonraki jenarasyona bir şey bırakmamış olunur. Bizde LaToya Sanders (1986- 1.91 m), Quanitra Hollingsworth (1988 – 1.96 m),  Kristen Newlin (1985- 1.96 m)  vardı. Ama şimdi Tilbe var ve artık ona ciddi sorumluluk verilmesi gereken bir yaşta. Belki kötü oynayacak, belki maç kaybettirecek ama uzun vadede onu kazanacağız. Tilbe 2014’ten beri bizimle beraber. Şu anda daha çok süre alan, daha hazır bir pozisyonda olabilirdi. Ama ”Nevriye ve Toya var; sonuna kadar suyunu çıkartalım” gibi bir felsefe var bizde. Bu  nedenle Tilbe biraz geriden geliyor. Bizde sabır yok. Oysa uzun oyuncu yetiştirmek sabır isteyen bir süreç.”

Kulüpler ve milli takım bazında sayısız başarılar kazandın. Bunların içerisinde hangisi senin için en değerlisiydi?

“Milli Takım çok farklı. Tamamen ülkemiz, bayrağımız için mücadele ediyoruz. Takım halinde yabancıların daha fazla süre aldığı bir ligden geliyoruz. Oynamayı özleyip, basketbolu en saf duygularla oynadığımız bir yer burası. Özellikle Ceyhun (Yıldızoğlu) abi döneminde. Resmen oyunu bize bırakmış gibiydi. Yapamayacağımız bir seti, pozisyonu bize verdiği özgüvenle daha rahat bir şekilde yapabiliyorduk. Mesela 1.74’lük Tuğba (Palazoğlu) gidip, 1.96’lık Slyvia Fowles‘in üzerinden kaç tane turnike attı? Blok yiyebileceğini biliyordu ama o takımdaki kaynaşma ile korkmadan cesuruca yapabiliyorduk. Bu nedenle Milli Takım çok farklıydı. Kazansak da kaybetsek de biz kazanıyorduk veya kaybediyorduk. Kulüp takımları daha farklı. Sorumlu olduğun insanlar ve onların hırsları var. Milli Takım’ın 2011’deki Avrupa Şampiyonası’nda yarı finalde uzatmada Fransa’yı mağlup edip, finale çıkmamızı hiç unutamayacağım. Bir de tabii ki Galatasaray’da 2014’de yaşadığım Euroleague şampiyonluğu. Finalde rakibininin Türk takımı olması yanında her anlamda ve her yönden çok farklıydı.  O yılı da unutamayacağım.”

Galatasaray’da kariyerini başka bir yöne taşıyorsun. Bu teklif nasıl gelişti?

“Ömer Yalçınkaya buna vesile oldu. Can (Topsakal) abi beni ofisine çağırdı, orada görüştük. İlk önce bu sezon oynayıp oynamayacağımı sordu. Ben oynayamayacağımı kendisine söyledim. Kendisi de bana ”Senin oynamanı çok isteriz ama kulübün kapıları her zaman sana açık. Kafanda menajerlik, coachluk, altyapı, A takım, kafanda ne varsa biz senden yararlanmak istiyoruz” dedi. Ben de o ana kadar hiçbir şey düşünmemiştim. Antrenörlük istiyordum ama hani böyle kulüp mü, yoksa milli takım mı ? Böyle çok kararsızdım. Zaten Tolga (Tuğsavul) ve Ceren (Ateş) ile konuşuyorduk. Hani Galatasaray’dan böyle bir teklif de gelince açıkcası o tarafa da yönelmeye başladım. Zaten coach Marina Maljkovic ile birkaç defa görüşmüştüm ama kendisinin geçmişini bilmiyorum. Daha sonra onunla birkaç görüşme ve tanışma fırsatı oldu. Ben 20 yıllık kariyerim boyunca hiçbir kadın coach’la çalışmadım. WNBA’de ise oynadığım yıllarda ise 2 sezon çalışmıştım ki, o zamanlar oldukça gençtim. Süreci bile doğru dürüst hatırlamıyorum. Maljkovic’i dışarıdan da izlemek için Sırbistan’a bile gittim. Benimle çok güzel bir konuşma yaptı. Ben kendisine neler yapmak istediklerimi anlatırken, o da benimle çok güzel bir konuşma yaptı. Marina bana ”Bunları yapabilmen için oyunculuğu bir yana bırakıp, sıfırdan başlaman lazım. Kendini ispatlaya ispatlaya antrenörlük yapabilirsin” dedi. Benim için çok ikna edici bir konuşma oldu. Oyuncu olarak ben çok tecrübeler yaşamışımdır. Ama Marina karar verme ve basketbol adına adeta benim 10 yıl önümde. Halbuki benden bir yaş küçük.”

Galatasaray’da asistan coachluk yapacaksın. Türkiye için belki yeni bir kavram pivot antrenörlüğü. NBA’de Mehmet Okur Phoenix Suns’da bu göreve başladı. Pivotları çalıştıran bir antrenör olmayı düşünür müsün?

“Tabii olurum ama Marina’nın çok daha güzel projeleri var. Bunlara beni de dahil etmek istiyor. Ben direk senden ‘‘Set çiz, edit yap” diye bir şey beklemeyeceğim dedi. Pivot olarak oynadım ama ben daha çok yönlü bir oyuncuydum.”

Türkiye’de kadın basketbolunda neden kadın antrenörleri göremiyoruz? 

“Antrenörlük zor bir iş. Sağlam bir karakter gerekiyor. Derya (Özyer) Abla vardı.  Candan (Erdoğan) Abla yaptı bir ara. Belki zor uğraşması. Şöyle bir zihniyet var bence. Marina Maljkovic ya da Özlem Şencan‘ın boğazı yırtılana kadar bağırdığını görmüyoruz. Bu sefer boşta kalan antrenörler yöneticilere ” Bunlar bağırmıyor ya böyle yumuşaklık olmaz” diyorlar. Belki bu coachlar bağırmadan da anlatabiliyorlar. Sonra hemen ”Erkek bir coach gelsin bir bastırsın” diyorlar. Özellikle Milli Takım altyapılarında mutlaka bir kadın antrenör, bir  idareci olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü oradaki kız çocuğa, ailesinden uzak olan, temizliği, bakımı, nasıl oturması kalkması gerektiğini anlatan kısacası kadınlığı anlatan bir kadın olmalı. Oyuncuya orada ”Gözüne kalem çekti” diye bağırılmamalı.”

Soyunma odasının bir mahremiyeti vardır. Kadın basketbolunda çoğunlukla hep erkek antrenörler bulunuyor. Bu nasıl bir sorun yaratıyor?

“A Takım seviyesinde farketmiyor. Bize zaten”müsait mi ?” diye soruyorlar. ‘‘Müsait” ya da ”Antrenörü çağırabilirsin” diyorlar. Ama altyapıda kadın antrenör kesinlikle olması gerekiyor. O kıza hedef verecek, psikolojik destek ve örnek verecek, sohbet edecek biri gerekiyor. Sadece sporcu yetiştirmiyorsun ki, bir insan, bir anne de yetiştiriyorsun.”

Bir röportajında “Kimseyle kavga etmeden hayatımı geçirmek istiyorum” demiştin. Ama sahadaki pozisyonun itiş, kakış darbeye neden olan bir pozisyon. Bu açıklamadan bunlardan dolayı bir bıkkınlığın bir dışa vurumu mu? Yoksa söylediğin söz bir yaşam felsefesi miydi senin açından?

“Ben her zaman söylüyorum; ben basketbolun basketbol kısmını oynamadım. Özellikle uzunlar basketbolun farklı bir kısmını oynuyor. Tam saha dribbling’le gelmiyoruz. Pick & roll oynamıyoruz. Ciddi bir fiziksel temas var. Çabuk da olmamız gerekiyor. O yüzden ciddi bir kargaşa yaşanıyor. Bir yerden bir yere giderken bile itebiliyorlar. Cidden maçın sonlarına doğru ”fenalık geçirecek” boyuta gelmiştim. Şimdi izlerken bana çalınmayan faullerin çalındığını görüyorum. ”Basketbolu bırakmamı mı beklediler acaba ?” diyorum. Ben oynarken hiç bana böyle kolay fauller çalmıyorlardı. Sanırım sağlam olduğum için ”Sana bir şey olmaz” deyip geçiyorlardı. Ama kitapta demiyor ki Nevriye’yi iterlerse bu faul değil diye. Bunlar da insanı fiziksel ve mental olarak yıpratıyor. Konuşamıyorsun ki. Yabancı oyuncu yanından geçerken küfür ediyor. Mesela sen konuşmaya çalıştığında “Çalsana, görmüyor musun?” dediğinde ise hemen teknik faul geliyordu.”

Oynamayı sevmediğin bir oyuncu var mıydı?

“Yardımlı tutmak zorunda kaldığın oyuncular oluyor. Kısalar da öyle; mesela kimse kimseyi 1’e 1 tutmuyor ki. Courtney Paris daha geniş bir oyuncu olduğu için onun etrafından dolaşmak zor oluyordu. Onu kontrol etmek biraz zordu. Ogwumike de tutulması zor bir oyuncu. Onun dışında da öyle ”Şunu tutamadım’‘ diyebileceğim bir oyuncu yok. Ben 80-85 kilo arasındaydım ama onlar 100-110 kilo arasındaki oyunculardı. Daha çok kilolu oyuncularaı tutmakta zorlanıyordum.”

WNBA’de Phoenix Mercury’de 5 maç, San Antonio Silver’la 7 maç oynadın. Daha çok oynayabileceğin bir takıma gitmek ister miydin? Ya da WNBA senin için neden devamlılık kazanmadı?

“Sonradan gitmeyi çok isterdim. Çünkü gittiğim yaş çok Avrupalı’nın gitmediği bir dönemdi. Çünkü Avrupalılar 2005’ten sonra daha çok gitmeye başladı. Orada da yalnız kaldım. Benim de öyle hemen ortama giriyim diye bir karakterim yok. Yabancı dilim de çok iyi değildi. Uzakta kaldım o dönemde. Kolay adapte olamadım. Sonraki yıllarda çok oynamak isterdim. İmkanım da vardı ama hem belimde sıkıntı oluşmaya başlamıştı. Milli Takım’a da gittiğim için aradaki bölümü tedavi ve sezona hazırlık olarak geçiriyordum. En son 2011’de Penny Taylor çağırmıştı. Ama öyle bir dönemdi ki basketbol antrenmanı yapmamıştım ve Avrupa Şampiyonası’nın üzerinden 1 ay geçmişti. Sadece yüzüyor ve tedavi egzersizi yapıyordum. Kendime açıkçası güvenemedim. O ”Gel 1-2 haftaya toparlarsın” dedi. Birazcık böyle korktum açıkçası ve gitmedim.”

Antrenörlük kariyerini geliştirmek adına yurt dışında gidebileceğin yerler var mı?

“Kafamda böyle planlar var. Doğru yerde ve doğru kişilerden böyle eğitimler almam gerekiyor. Marina’nın da beni doğru yönlendireceğine eminim. Belki oyuncu olarak beni böyle istediğini düşünmüyorum. Bana çok saygı duyuyor. Şöyle çok garip geliyor, Türkiye’den böyle bir talep gelmiyor. Daha önce onun çalıştırdığı hiç bir takımda oynamadım, sadece rakibi olarak karşılaştım. Ama o beni kafasında farklı bir yere koyuyor. Bunu da bana hissettiriyor ve bu beni çok mutlu ediyor. ”Demek ki benim görmem gereken değer aslında bu” diyorum. Kendi ülkemden bu değeri görmüyorum. Başka insanlar da FIBA’dan beni elçi yapmak istediler. Onun için Basketbol Federasyon’undan yazı gitmesini bekliyoruz. Zaten üç kişi var; Ilona Korstin (Rusya), Amaya Valdemoro (İspanya), Hana Horakova (Çek Cumhuriyeti). Turnuvalara gidiyorsun, kamplar, projeler oluyor. Hatta Turgay (Demirel) Bey’le de görüşmüşler. O da ”Hala oynayacak” demiş. O da bana iletti. ”Bırakmışsın ben oynayacağını söylemiştim” dedi. Aslında ilk onlardan böyle bir teklif geldi. Ben de kabul ettim. Onların da ilk olarak bana böyle bir teklif yapması mutluluk verici bir şey. ”Senden öğreneceğimiz çok şey var” dediler. Marina’nın da böyle davranması çok güzel. Kanada’nın da coachu Lisa Thomaidis ile vedalaşırken, benim gururlanacağım çok güzel şeyler söyledi. Bunlar hep mutluluk verici sonuçlar. Bu da bana ”Boşa geçmemiş demek ki yıllarım” dedirtiyor.”

2016 Rio Olimpiyatları’nda kaldığınız yerde bazı sıkıntılar yaşadığınız medyada sıkça yazıldı. Bunları biraz anlatır mısın? Özellikle çamaşır yıkama hikayesi çok konuşuldu.

“2012 Londra’da da böyleydi. Çamaşırlarımızı kendimiz yıkıyorduk. Çamaşırhanede fileler var. O fileye koyuyorsun. Sonra barkod koyuluyor. Akreditasyon kartında da barkod var. Onların ikisi eşleştirilip, bilgisayarda bırakıyorsun. Ama sonra ya çamaşırlar kayboluyor, ya da güzel yıkanmıyor. Londra çok daha kaliteliydi. Ama Rio’da bir defa bize Litvanya Erkek Takımı’nın çamaşırlarını verdiler. Biz geri götürdük. Çoraplar 60 numara falan (Gülerek). Öyle karışıklıklar çıktı. Yemekler de çok kötüydü. Ama zaten 12 bin kişinin kaldığı bir yerde bu normal. Türkiye’de bence bunlar biraz fazla abartıldı.”

Bir röportajında detaycı ve titiz olduğunu okumuştum. Bu detaycılığın kariyerine olumlu ya da olumsuz olarak geri döndü mü?

“Olumsuz değil ama güzel dönüşler oldu. Ama etrafımdakileri bu takıntım yormuş olabilir. Uzaktan yakından alakası olmayan bir insanı mutlaka yormuştur. Oda arkadaşlarımı hep benden genç seçmiştim. Onları da bir yandan eğittim. Bir yandan da onlar da bu potansiyele sahipmiş. Yani genel olarak sıkıntı yaşamadım. Bir dönem Ayşegül, bir dönem Tilbe‘yle kaldım. Onlar da düzenli ve titizler. Galiba Işıl‘a bulaştırdım biraz. Çünkü Olimpiyat Köyü’nde kaldığımız daireyi ikimiz temizliyorduk. Toya falan da havlu alıp, ayağı ile yerleri siliyordu. Ama ne bileyim benimkisi biraz takıntı.”

Gençlerle ilgili karar verici pozisyonda olsan işe nereden başlarsın? Senin zihnine takılan ilk sorun ne?

“Şu anda aklıma ilk başta gelen bir şey belki de yapılan bir projedir. Belki de yapıldığında efektif olmuyordur. Ama kadın staff’ını arttırıcı yönde ve çocukların sadece basketbol değil de zihinsel ve kültürel gelişimlerini de arttıracak faaliyetlerde bulunurdum. Bütün yaz onları kampa tıkıp, basketbolla yormak istemezdim. Çoğu zaten nefret ederek gidiyorlar. Biz de bu dönemleri geçirdik. Bütün yaz Milli Takım’dasın, hiçbir şey yapmıyorsun, telefonlar toplanıyor. Oysa ”hem daha eğlenceli, hem de onların motivasyonunu arttıracak aktiviteler yapılmalı” diye düşünüyorum. Sadece basketbol değil yani bu. Mutlaka katılımı arttırmak gerekiyor. Çok az katılım var. Hedef oyuncu belirlemek de lazım. Madem altyapıda madalya ve başarı gelmiyorsa, A takıma hazır oyuncular getirilmeli ki A takım zaman kaybetmesin. Çemberi gördüğü zaman kırmızı boğa gibi olmuş oyuncular yetiştirmek gerekiyor. Belki altyapılarda başarı gelmeyecek, ama elle tutulur oyuncu olacak.”

Basına verdiğin bir röportajda ise ” Hiç makyajla maça çıkmadım” demişsin. Bu bir alışkanlık mı, yoksa rahatsız mı oluyorsun?

“Ben böyle bir açıklama yapmadım. Ben bir anektot  anlattım. Bana bir söyleşi de ”Maçtan önce bir uğurun var mı?” dediler. Ben de ”Her maçtan önce havluyu yere serip, egzersiz yaparım’‘ dedim. ”Ne güzel gençlere de örnek oluyorsun” dediler ama ben de ”Örnek olamıyorum ” dedim ve başımdan geçen bir olayı anlattım. Bir gün takımın genç oyuncularından biri ben egzersiz yaparken yanıma geldi. ”Nevriye Abla. Rimelimi fazla mı sürmüşüm?” diye bana sordu. ‘‘Yok harika görünüyorsun” dedim. Ben egzersizime devam ettim. Almak istiyorlarsa örnek olurum. İstemiyorlarsa yapacak bir şey yok” dedim. ”Sen makyaj yapar mısın?” dediler. Ben de ”Öyle bir alışkanlığım yok” dedim. Benim pozisyonum gereği zaten makyaj yapamam. ”Maç sonu saç, baş dağılmış adeta Scarface’ye dönersin’‘ dedim. Onun üzerine de şöyle bir haber yapmışlar; “Makyaj yapanları anlamıyorum. Asla makyaj yapmam.”

Pilates düşkünlüğünü biliyoruz. Bu sende bir tutku mu yoksa hobiye mi dönüştü?

“Belimden, sırtımdan sıkıntı yaşadığım için spor bir saplantıya dönüştü. Nefes almak, sabah kalkıp yüzünü yıkamak, dişlerini fırçalamak gibi bir rutin benim için. Şu ara artık kendimi çok kasmıyorum. Pilatesimi yine yapıyorum. Yıllarca yüksek eforlu spor yaptığımız için o fiziğimi korumak için pilates tek başına yeterli değil. Kısa vadede belki bir şey kazanmıyor olabilirim ama ileride yaşlandığımda belime büyük katkıda bulunacağından eminim. Şu anda yaptığım yatırım gibi bir şey alında..”

Eski Milli Takım Menajeri Canan Erdoğan ile aranın çok iyi olduğunu öğrendim. Bu geçmişten mi geliyor?

“Bu şöyle gelişti. Ben 1999 yılında İstanbul Üniversitesi’nden Galatasaray’a transfer olduğumda Canan Abla, Ekrem (Memnun) Abi’nin yardımcısıydı.  Kendisi çok sertti. Belki de biraz benim gibiydi. Ekrem Abi’nin etkisinden dolayı sertti mi bilmiyorum ama şu anda öyle bir insan değil. Belki de çocuğu olduktan sonra yaş da biraz ilerledikçe değişiyorsun. Yedisinde ne isen 70’inde de o değilsin. Sonra Mihriban (Oğuz) Abla Milli Takım Menajeri’ydi. O Galatasaray’a gidince Canan Erdoğan gelecek dediler. Dedim bittik; adeta Mahmut Hoca gibi (Gülerek). Bir geldi Canan Abla çok pozitif; ”Fikirlerinizi bana da söyleyin” dedi. Daha önceden ”oyuncuya yüz verme” gibi bir baskılamayla gelmiştik. Ceyhun Abi de böyleydi. ”Siz karşı takım olsaydınız, kendinize nasıl savunma yapardınız?’‘ Bizi sadece oyun olarak değil de zihinsel olarak da hazırlıyordu. Ben ilk kez orada antrenörlükle ilgili geliştim. Canan Abla da aynı şekildeydi. Biz bir şey söylediğimiz zaman onu güzel bir şekilde yukarıya iletiyordu. Bütün takım onu çok severdi . Güzel bir frekans yakaladık.”

Ne tür müzikler dinliyorsun? Sevdiğin şarkıcılar var mı?

“Popüler şarkıları dinlemeyi seviyorum. Ama Latin biraz daha fazla seviyorum. Hareketli falan olduğu için. Bir de özellikle zumbadan dolayı ‘‘Hocam şu şarkıya koreografi hazırlar mısınız? ” diyoruz. Ama beni çok ağır bunalıma sokacak şarkılar sevmiyorum.”

Sinema ile aran nasıl?

“Çok aksiyon veya bilim kurgu türü sevmiyorum. Gerçeğin dışını yansıtan şeylerden hoşlanmıyorum. Daha çok yaşanmış şeyleri tercih ediyorum. Daha ağır, gerçekten uzak şeyler ilgimi çekmiyor.”

Evlilik konusunda neler düşünüyorsun ?

“Oyunculuk kariyerim boyunca hep işime odaklanmıştım. Çok geliyordu artık. Annem şimdi tekrar başladı. ”Ha” deyince olacak şeyler değil. Hele günümüzde hiç değil. Günümüzde kafa dengi bir insanı bulmak çok zor . Benim de seçeceğim insanla kafam uyuşmadıkça zor oluyor. Benim zorlamam veya bir talebim yok. Yani olmazsa olmaz bir durum yok.”

Evcil hayvan besliyor musun?

“İtalya’dayken bir gün için köpek almıştım. Yapamadım, geri verdim. Bebekti zaten, bütün gece ağladı, kapıları tırmaladı. Sporcuyken uykuma çok dikkat ederdim. Belki ilerleyen yıllarda olabilir. Işıl sürekli aldırmaya çalışıyor. Kardeşim bir kedi almış. Babam da hayvanları çok seviyor.”

Röportaj:Can Budak

Kaynak:http://www.basketball.com.tr/turkiye/kadinlar/kadinlar-basketbol-super-ligi/galatasaray/nevriye-yilmaz-bana-benzeyen-oyuncu-yok

Related posts

Leave a Comment

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.